İlber Ortaylı ile Avusturya Tarihi

İlber Ortaylı ile Avusturya Tarihi

İlber Ortaylı ile Avusturya tarihi

İlber Ortaylı ile Avusturya tarihi. Görsel: Muratcan Gümüş, İlber Ortaylı fotoğrafı: haber7.com

İlber Ortaylı bir özel televizyon kanalında yayımlanan “İlber Ortaylı ile Tarih Dersleri” isimli programının bir bölümünü Avusturya tarihi ne ayırarak, bir taraftan Avusturya’nın başkenti Viyana‘yı gezerken, diğer taraftan da ilgili mekânlar hakkında seyirciye bilgiler aktarmakta. Aşağıda, programın tamamını dört ayrı video olarak bulacaksınız. Her bir videonun hemen altında satırlara dökülmüş vaziyette içeriği mevcuttur.

İlber Ortaylı ile Tarih Dersleri – Avusturya Tarihi

İlber Ortaylı ile Avusturya tarihi – 1. video

Habsburglar Hanedanı 13. asırda kuruldu sayılır. Daha doğrusu ilk önemli büyük düka Styria (Steiermark) Aşağı Avusturya (Niederösterreich) ve Tirol’lere kadar giden Rudolf’tur. Prens Rudolf’un hayatı aslında tarihin derinliklerinde kaybolmuş değil. O dönemi anlatacak tasfir edecek vesikalar, kanıtlarda hiç de eksik değil.

Prens Rudolf von Habsburg (1218-1291)

1273’de Kutsal Roma İmparatoru seçilerek tahta çıkan ilk Habsburglu oldu. Bu seçimle birlikte ailesi gelecek 600 yılın büyük bölümünde Avrupa’nın en güçlü hanedanı oldu.

Lâkin bütün kurucu hükümdarlar gibi, sonradan yaratılan efsaneler o hayatın gerçeklerini gölgeler. İşin garibi hanedanların kendileri de büyük babalarının hayatını bir insanın, herhangi bir hükümdarın değil, bir yarı tanrınınkine benzemesini isterler. Bu bir kuraldır. Rusya Çarlarının yani Kiev Büyükdükalarının bir yerde öncüsü sayılan Svyatoslav, Yaroslav veya Hristiyanlığı kabul eden Büyük Vladimir’in hayatı da böyledir. Hatta itiraf edelim Osman Gazi’nin de, kurucu atanın da hayatında bu gibi efsaneler yaratılmıştır.

Osman Gazi Bey (1258 – 1326)

Osmanlı Beyliği’nin kurucusu, 1299’da Anadolu Selçuklu Devleti’nin ‘büyük uçbeyi’ oldu. Bizans ordusu ile yaptığı Koyunhisar Savaşı’nı kazandı. Bizanslılar ile Osmanlılar arasında gerçekleşen ilk savaştı. 

Kısacası Rudolf ve oğlu Albrecht dönemindeki Avusturya bugünkü cumhuriyetin topraklarından daha fazla değildi ve unvanları büyük dükaydı. Zamanla Bohemya’nın yenilmesi ve bugünkü Çekya topraklarının katılması ve asıl önemlisi kılıç gücü değil ama evliliklerle Avusturya büyüdü ve bir imparatorluk oldu. Bunu bir sloganla ifade ederler:

Bella gerant alii, tu felix Austria nube

TR: Bırak savaşı başkaları yapsınlar; sen, ey mesut Avusturya, evlen.

EN: Let others wage war; thou, happy Austria, marry.

DE: Kriege führen mögen andere, du, glückliches Österreich, heirate. (Kaynak).

Nitekim bu evliliklerin en önemlisini Büyük Düka I. Maximilian, Burgondiya (Almanca: Burgund) Büyük Dükası’nın tek varisi olan kızı Mari ile evlenerek yaptı. Burgondiya bugünkü Fransa’nın Dijon’u ama asıl önemlisi Belçika Flandır’ı içeririr. Kumaş sanayinin geliştiği bu zengin bölgenin Avusturya‘ya katılması ile -ki buna Burgondiya Düğünü denir- birden bire dükalık büyüdü ve önemli bir yer edindi.

Oğlu güzel Filip ise daha iyi bir evlilik yaptı, Kastilya Kraliçesi İzabel ve Aragonlu Kral Ferdinand’ın kızları yani İspanya tarihinin vadisi Deli Juanna dediğimiz prenses ile evlendi; buna İspanya düğünü deniyor. Böylece Habsburglar Burgondiya dışında İspanya’ya ve böylece deniz aşırı topraklara sahip oldular çünkü İzabel ve Ferdinand zamanında keşifler dolayısıyla İspanyol deniz ötesi imparatorluğu kurulmuştu ve bunlar Habsburgluların ülkeleri haline geldi.

Son önemli evlilik ise I. Ferdinand’ın (1503 – 1564) Macar Kralı Layoş ile yaptığı evlilik anlaşmasıdır; kızkardeşlerini değiştirdiler. Buna göre kim erken ölürse taç ülkeleri ona geçecekti. Layoş daha erken öldü ama bu yatakta bir ölüm değildi. 1526’da bir gün içerisinde Mohaç’ta Muhteşem Süleyman’ın orduları karşısında Macar krallığı ortadan kalktı. Avusturya Macar tacına ve mirasına hak iddia etse de kim verir? Böylece Habsburglar ve Osmanlılar (yani Türk ve Almanlar) arasında -hiç de tarihi dostluktan bahsedemeyeceğimiz- 200 sene süren bir mücadele de zirvesine ulaşmış oldu.

I. Ferdinand Kutsal Roma İmparatoru, Kastilya Kralı. Avusturya Arşidük’ü unvanını babası tarafından ve Kastilya Krallığı prensliği, Leon, Aragon ve Navarre unvanlarını annesi tarafından aldı.

I. Maximilian (1459-1519) yaptığı savaşlar ve evlilikler sayesinde Habsburg Hanedanı’nın nüfuzunu arttırdı.

Bu ilginç evlilikler kurulan imparatorluk yine ilginç evliliklerle bitmiş sayılır. Ferdinand’ın kardeşi V. Karl İspanya tahtında oturuyordu. Kardeşine Viyana‘yı bıraktı. Bir müddet sonra Alman İmparatoru da seçilen Karl, hayatının sonuna doğru Alman İmparatorluk tacını da kardeşine bırakarak kendi İspanya’sına, kolonilerine çekildi. Böylelikle Habsburglar iki kola ayrıldılar. İleride 18. yy’da İspanyol Habsburg ailesi sona erecektir, XIV. Luin’in torunu (Burgonlar) oraya hakim olacaktır. Bugün de Burgonlar İspanya Kraliyet Ailesi’dir.

V. Karl (1500-1558) Hollanda-Belçika kralı olarak hüküm sürdü. En büyük imparatorluğun sahibi oldu. Avrupa’nın Osmanlı Devleti karşısında en çok yenilgiye uğrayan hükümdarı.

05:50: Avusturya ise 18. yy’da soylarında erkek kalmadığı için Maria Theresia’nın Loren Dükası’ndan Karl von Lotringen ile evlenmesiyle bir karışık hanedan haline döndü; Habsburg-Lottringen denir. Gerçekte Habsburglar artık erkek tarafından bitmişlerdir bu sülale 18. yy’da tükenmiş sayılır ama ismi Habsburg olarak kaldı. Demek ki bu imparatorluk, Alman imparatorluğu’da ilk bu taca seçilen yani Habsburglar’dan Albrecht’in bu tacı almasıyla başlar ve 1808’de Napoleon’un Alman İmparatorluğu’nu dağıtmasına kadar devam eder.

Ondan sonra karşımızdaki Almanlar artık Avusturyalı’dır ve II. Franz, Avusturya İmparatoru I. Franz haline gelir. Bu bir karışık imparatorluktur. Bunun içinde bir takım üyelikler vardır. Avusturya da üyelerden bir tanesidir ama Macaristan ve Bohemya toprakları ile hiçbir zaman bu birliğe girmemiştir, o dışarıdadır. Bir misal vermek gerekirse NATO’ya bizim ordumuzun üye olması ama 4. ordu olan Ege’nin NATO’nun dışında kalması gibi bir durum söz konusudur.

07:23: Bu Alman İmparatorluğu Volter’in çok ironik, alaycı ve mizahi bir uslüpla;

Ne Roma, ne mukaddes, sadece bir alay Alman

diye tasvif ettiği bir Hristiyanlık Avrupa’sının, feodal zamanın ve onun yarattığı sonsuz hiyerarşinin ortaya koyduğu bir konfedaratif devlet nizamıdır. Zaman zaman içindeki üyeler birbirine zıt politikalar gütmüşlerdir. Brandenburg Dükalığı veya sonra Prusya Krallığı’nı alan üye, birliğin içinde böyle bir rol oynar. Zaman zaman da Prusya’nın güttüğü hedefe, Bavyera, Würtenberg ve en başta Avusturya gibileri karşı çıkmıştır. Nitekim Maria Theresia mukaddes Roma Almanya İmparatoriçesi’dir ama herkesin bildiği gibi Prusya ile Şilezya için kavga etmişlerdir ve tabii kaybetmiştir. En son savaşta 1866’da Avusturya İmparatorluğu Franz Joseph zamanında Prusya ile yapılan Königkretz’tir, ki hakikaten 19. asır Avusturya’sını politik arenadan neredeyse silecekti. Burada Alman-Avusturya ittifaki ortaya çıkmıştır.

08:47: Avusturya tarihine Avusturyalıların nazarından baktığınız zaman 1664’te İtalyan asıllı bir asilzadenin, Montecuccoli’nin Avusturya ordularının başına geçirildiğini -bu bir istihdamdır yani ordular henüz milli değildir- ve kendisinin Magersdorf denilen mevkide bildiğimiz gibi bizim yeniçeri ordusunu kuşatıp imha etmesiyle bir zafer kazanıldığından söz edilir. Bu doğrudur fakat bu zaferin Osmanlı İmparatorluk ordularının ilerlemesini durduğu fakat fazla ümit vermediği açıktır. Nitekim savaşın sonunda aşağı yukarı toprak kaybı söz konusu değildir.

Burada ilginç bir şey vardır. Viyana Üniversitesi‘nin ünlü tarihçilerinden Laic’in dediği gibi 17. asır boyunca Osmanlılarla kavga etmek tercih edilmemiştir, diploması yolları denenmiştir ve hatta pek Hristiyanca bir davranış değil ama Türk tehlikesini Hristiyan devletler Türk tehlikesinin birbirinin üzerine itmekte ve ötekini kışkırtmaktadırlar. Nitekim Fransa’nın takip ettiği politika budur, Türklere müzahirdir, o işbirliğini tercih etmektedir. İsveç Krallığı da aynı sistemi izlemektedir.

10:30: Avusturya‘nın 18. yy’ı bu imparatorluğun reformu demektir. İsme dikkat edelim; biz bunu Avusturya diye öğreniyoruz, halbuki bu Alman İmparatorluğu’dur. Avusturya o imparatorluğun içindeki üyelerden biridir. Bunu bir NATO ittifaki gibi düşünmeniz lazım. Yani Saksonya, Prusya, Bavyera, BadenWürtenberg, … ve bazı serbest şehirler Hamburg, Bremen, Lüberg vs. hepsi bu ittifakın içerisindeler. Avusturya’da bu ittifakın içerisinde Grandükalık olarak var fakat Avusturya büyük dükaları, yani Habsburg Ailesi’nin üyeleri pek az istisnasıyla -o istisna da Macar Kralı Sigismund (1388-1437) hep Alman İmparatoru da seçilirlerdi.

18. yy’da halen karşımızda Alman İmparatorluğu var. Biz Avusturyalılar ile değil, Almanlar ile çarpışıyoruz ve onun için tarihi Türk-Alman Dostluğu çok manasız bir kelimedir aslında çünkü biraz sonra değineceğimiz gibi 1791 Ziştovi Antlaşması’na karşı biz Avusturya ile bilhassa 18. yy’da devamlı harp ettik. Onun adı Avusturya değil Almanya idi. İmparatorluğun adının Avusturya olması Napoleon İstilası’ndan sonra Alman İmparatorluğu’nun, Mukaddes Roma Alman İmparatorluğu’nun dağıtılması sonucu II. Franz’ın I. Franz diye Avusturya İmparatoru ilan edilmesiyle mümkün olmuştur. 18. yy’ın Avusturya’sı diyoruz, yine bir yanlışı kullanıyoruz yine. Bilhassa 1683 II. Viyana Kuşatması‘nın Türkler aleyhine sonuçlanması ve aşağı yukarı 16 sene süren harplerle (Zenta, Mohaç vs.) imparatorluğun Macaristan ve bugünkü Romanya, Yugoslayva’da bazı toprakları kaybetmesi ile sonuçlandı. O kadar ki sonradan geri almamıza rağmen, restorasyana rağmen bu değişecektir.

13:11: Şimdi içinden geçtiğimiz tak, 19. yy’da yapılan St. Michael kapısı. Hofburg Sarayı‘na şehrin içinden giriş. Demek ki, sonradan şehit Ali Paşa’nın Mora’yı Venediklilerden geri alması, 1711 Prusya Savaşı’nda Kırım ve Azak’tan Rusları geri atmamızla bu kısımda bir restorasyon sağlandı ama 1699’dan sonra Avusturya bir kere kendisine ait olduğunu iddia ettiği Macar topraklarına sahip oldu, iktşsadi hayat rahatladı, Tuna üzerinde seyrü sefain gelişti ve 18. yy’da Trieste’de kurulan liman sayesinde Akdeniz ticaretine Avusturya katıldı ve Balkanlar üzerinde siyasi üzerinde siyasi olmasa bir ticari hegomanyasını kurmaya başladı. Bu zenginleşme dolayısıyladır ki, bilhassa İmparatoriçe Maria Theresia zamanında Avusturya merkezi idaresi geliştir.

Maria Theresia (1717-1780) Habsburg Hanedanı’nın devletini yöneten tek imparatoriçesi, 1740 yılından ölümüne kadar geçen süre içerisinde Macaristan ve Bohemya Kraliçesi ve Avusturya Arşidüseydi.

14:30: Solumuzda eski Hofburg görüküyor. Mimari olarak da görmek mümkün öbürkünden farkını. Bizim bildiğimiz Avusturya yani Kanuni Süleyman’ın, IV. Mehmed’in mücadele ettiği Avusturya imparatorları Alman imparatorları burada oturuyorlardı.

İlber Ortaylı Avusturya Tarihi – 2. video

Şimdi geçtiğimiz saray ise 18. asırda teşekkül etmeye başlayan ve 19. asırda bir gösterişe dönüşen yeni Avusturya demektir, Avusturya İmparatorluğu demektir. Hofburg‘un Yeni Hofburg diye bilinen bu kısmında bugün Avusturya Cumhurbaşkanı ve biraz ötede de başbakanlık oturuyor.

Artık Avusturya Milli Kütüphanesi‘ne ve Efes Müzesi‘ne ait olan bu binada ise 1848’de tahta geçen 18. yaşındaki genç imparator Franz Joseph, güzel Sisi‘nin kocası, 1916’ya kadar tahtta kaldı. Neredeyse 70 kocaman sene onun idaresindedir ve Avusturya‘da her şeyin adı.

Bu yeni Hofburg gösterişte böyle büyük bir meydan, hoş bir saray. Bizim Dolmabahçe’mizle, Beylerbeyi’mizle mukayese edilmeyecek büyüklükte saltanatta ama aslında ilimler ve sanatlar gelişse de, siyasi ve iktisadi bakımdan gerileyen bir Avusturya söz konusu.

1:38: Sarayın önünde Prens Eugen‘in heykeli yapılmış. Doğrudur, Avusturya tarihinin en büyük mareşali. Savua Hanedanı’ndandır, yani İtalyan ve Fransız asıllı ve imparatorlar tarafından 18. yy.’da istihdam edildi ve bilhassa Türk harplerinde en büyük zaferleri Prens Eugen kazandı. Onun arkadasından gelen Mareşal Loundon.

Prens Eugen (1663-1736): Habsburglu Avusturya İmparatorluğunun ünlü generali. 1683 yılında Fransa kralı XIV. Louis’le anlaşmazlığa düşerek Kutsal Roma İmparatoru I. Leopold’un hizmetine girdi. Prens Eugen’in ünü Osmanlı-Kutsal İttifak Savaşlarında arttı.

Fakat şunu unutmayınız; 18. yy’da yani Viyana bozgunundan sonraki Türkiye İmparatorluğu sadece Avusturyalılarla, daha doğrusu Almanlarla savaşmak zorunda kalmadı; bir müttefik vardı, Rusya! Her zaman onların yanındaydı. Dolayısıyla 1791 Ziştova Anlaşması’na kadar ve 1792 başında da Ruslarla yaptığımız antlaşmaya kadar hep bu iki müttefike karşı mücadele etmek zorunda kaldık. 19. asırda imparatorluğumuz doğrudan doğruya Ruslarla karşı karşıya kalmıştır.

04:13: Karşımızda yine 19. yy’da Ringstrasse dediğimiz 1. arondismanı çeviren bulvarın yanında yapılan Viyana Sanat Tarihi Müzesi ve tabiat tarihi müzesi’nin ortasında Maria Theresia Abidesi yer alır. Maria Theresia etrafında ünlü mareşalları ve başbakanı Kontkownitz ile çepeçevre yer alıyor. Bu karargahı veya mahiyeti diyelim imparatoriçenin, modern Avusturya’yı hazırlayanlar. Kontkownitz bir kere Avusturya İmparatorluğu’nun ya da henüz Alman İmparatorluğu adını taşıyan Macaristan ve Bohemya’yı (bugünkü Çekya’yı) elinde tutan, Adriatik kıyılarına inen, Avusturya’nın mali vaziyetini, sanayileşmesini yani manifaktürünü organize eden çok ince hesapları becerebilen tipik bir Barok devir devlet adamı ve maliyecisi.

Maria Theresia devrinde bizim imparatorluğumuz Avusturya ile hem de reformlar yapan bu imparatorluğun yanında gene reformlar devrini yaşıyan yani Elizabetya ve büyük Katerinya dönemi Rusya’sı ile mücadele etmek zorunda kaldı. Bu mücadele tabiki yer yer Şehit Ali Paşa gibi olsun, Koca Yusuf Paşa gibi olsun, mahir mareşallerın orduyu sevk edebilmesiyle mümkün olmuştur. Bu sevkiyatın yapıldığı ordu, bu iyi yönetilen ordu, aslında pek dikkatimizi çekmiyor ama 18. yy’ın başından beri askeri mühendislik, tıp, veterinerlik gibi dallarda modernleşmeye başlayan askerini ne olursa olsun ona göre eğitime tabi tutabilen, merkeziyetçi ordu şartlarına kolay intibak edebilen bir orduydu. Bilhassa süvari ve topçu sınıflarındaki hızlı ve önemli gelişmeyle bu direniş mümkün olabildi ve Belgrad iki kere alınmasına rağmen ikisinde de geri alınabildi.

18. yy’ın Osmanlı İmpratorluğu askerliğin yanında daha evvelden geleniğini kurduğu bir yeni sanat ve silaha da sahipti; diplomasi! Bunu görmek mümkündür. Ancak 18. yy’ın sonunda daimi sefaretleri kurduk, Viyana, Paris ve Londra üçgeni üzerinde fakat o vakte kadar da demek ki, siyasi diplomatik vaziyet iyi değerlendiriliyordu ve Avusturya-Rusya ittifakına karşı Fransa ve İsveç’i yanımızda tutabildik. Bu, şüphesiz ki önemli bir mekanizmadır.

07:40: II. Viyana Kuşatması yıllarında ordu başarılı bir mülki idareci olan, sadaret kaymakamı iken bu kabiliyetini göstermiştir ve oldukça dürüst, yolsuzluğu görülmeyen bir vezir olan Köprülü’nün damadı Kara Mustafa Paşa tarafından yönetilmektedir. Kara Mustafa Paşa’nın maalesef büyük bir orduyu yönetecek iyi bir mareşal olduğunu söylemek mümkün değildir. Bu gibi savaşlarda yani Kırım Hanlığı’nın müzahir olduğu (katıldığı) savaşlarda sadrazamla kan arasında protokol ve karar verme konusunda denge kurulamamaktadır. Nitekim bu savaşta da iki taraf birbiriyle mücadele etmiştir. Köprülüler ailesinden Damat Kara Mustafa Paşa’nın maalesef Viyana etrafındaki kaleleri en başta şehre hakim olan Kahlenberg’i almadan işe girişmesi ve kuşatmayı aşırı tedbirlerle uzatması maalesef 12 Eylük 1683‘de Kahlenberg‘te mevzilenen Polonya Ordusu’nun Kral III. Jan Sobieski komutasında ani saldırısıyla saflarımızın bozulmasına neden olmuştur. Bu bozgun 16 yıl süren savaşlara neden oldu.

Yer yer Osmanlı Ordusu’nun her şeye rağmen saldırıları durdurduğu ve mevzileri tuttuğunu belirtmek gerekir. 1695’te Logos mevkiinde II. Mustafa’nın yani Osmanlı kuvvetlerinin Avusturyalıları püskürttüğü bir gerçektir. Durum vahimdi, Avusturyalılar başka bir komutanı istihdam etmek, göreve çağırmak durumunda kaldılar. Yine tabii bir Avusturyalı değildi, Fransız aristokratlarından annesi İtalyan asıllı ve Kardinal Mazari’nin yeğeni, aslında tamamiyle Fransız Eugen Savoyen dedikleri komutan geldi. Gerçekten 18. yy Avusturya askeri tarihinin çok önemli bir komutanı, hatta Avrupa askeri tarihinin ve etkisini gösterdi. 1697’de maalesef Damat Ali Paşa (bu harpte Şehit Ali Paşa oldu) Petervaradin’de bir yenilgiye uğramasıyla aşağı yukarı Zenta Savaşı’nda ve bundan sonra Petrovaradin’de nihai hedefe ulaştı. Yani bugünkü Macaristan hatta Erdel eline geçti Avusturyalıların. Anlaşmaya gitmek zorunda kaldık; 1699 Karlofça.

Karlofça Antlaşması (1699)

Osmanlı Devleti ile Avusturya İmparatorluğu arasında imzalanmış olan bir barış antlaşması. Karlofça bugünkü Sırbistan’ın sınırları içinde yer alan küçük bir kasaba. Antlaşma Osmanlı-Kutsal İttifak Savaşları’nı bitirdi.

10:40: Tarihte ilk defa Müslümanlar ve Hristiyanlar arasında Hugo Grotius’un Roma hukuk sistemine, prensip ve kurumlarına göre inşa ettikleri bir antlaşmadır, artık bir muahede söz konusudur ve görülmüştür ki, Osmanlı diplomasisi hiç de tecrübesiz değildir. Sefaretlerimiz yoktu fakat Reis-ül Küttab’ın yönettiği ofisin Avrupalılarla kurduğu temas dolayısıyla burada diplomatik bir beceri söz konusuydu, metinlerde bu görülüyor. Macaristan elden çıkmıştır Avusturya‘ya bir daha gelmemek üzere. Mora Venediglilere bırakıldı sonra alındı, bunu hatta Şehit Ali Paşa aldı, Petervaradin’de şehit düşen Damat Ali Paşa aldı ve daha da ilginci Azak Kalesi’ni bıraktığımız Rusya’dan 1711’de bunu geri alabildik.

Prens Eugen’le yapılan savaşlarda Osmanlı Orduları yenilmiştir çünkü yeni askeri teknikler ve yeni askeri yönetimler kumanda teknikleri bizim ordu için artık geriydi. II. Viyana Kuşatması o vakte kadar önde gelen, disipliniyle tanınan, teknikleriyle mükemmel olan Osmanlı Ordusu’nun Barokça ordularının gerisinde kaldığını düşünüyordu. Yaşamak için reformlara giriştik. 18. yy budur. 1718’de Prens Eugen ile yapılan, O’nun zaferi sonucunda yapılan son antlaşma Pasarofça’dır böylelikle Osmanlı İmpratorluğu Avrupa Devletleriyle artık Vestfalya Antlaşması’nın hükümlerine dayanan, modern diplomatik prensipler üzerinde ilişki kurmak, diplomatik muafiyetleri tanımak zorunda kalmıştır.

İlber Ortaylı ile Avusturya tarihi – 3. video

Genç Komutan Prens Eugen Avusturya’yı hakikaten ümide sevk eden, zaferlerindeki kırılmayı düzelten yeni bir döneme götürdü. İmparator kendisine müşekkirdi ve o zamanki Viyana surlarının dışında kalan bölgede kendisine bir saray arazisi tahsis etti. Burada ünlü Belvedere yapıldı. Bu Belvedere hiç şüphe yok ki, Fransız mimarisinin ve zevkinin etkisinde olacaktı. Nitekim bahçeyi Dominic Schirarch düzenlemiştir. Fakat Avusturya‘nın artık büyük Barok ustaları vardı. Fischer von Erlach’ın yanında biliyoruz Lukas von Hildebrandt, Hildebrandt biliyoruz öbürünün rakibi, bu sarayın yapılmasını üstlendi, küçük sarayın ve Belvedere böylelikle ortaya çıktı.

Bunu Vatikan’daki Belvedere ile karıştırmayalım. Bu müzenin, bu sarayın bugün çok önemli bir rolü var: I. Cihan Harbi arifesinde askeri ataklarıyla, büyük projeleriyle daha doğrusu çılgınlıklarıyla tanınan Veliaht Franz Ferdinand çalışma makamı olarak burayı seçmişti, veliahtlıktı. Fakat asıl önemlisi imparatorluk yıkıldıktan sonra I. Cihan Harbin sonunda yeni cumhuriyetin sosyalist entelektüellerinden bizim ünlü Türkologumuz Andreas Titze’nin babası Hans Titze ki kendisi Avusturya Baroku’nun uzmanıydı burayı Belvedere uzmanı olarak yeniden düzenledi. Müzenin içinde Avusturya’nın I. Harp evveli ve sonrası çok önemli avangart ressamlarının eserleri teşhir edilir ve bu müzeyle de o adamlar yaşama hakkını elde etmişlerdir çünkü öncü sanatlardı bunlar. Garip bir tesadüf daha var; sarayın bulunduğu Prens Eugen Caddesi üzerinde Türkiye Büyükelçiliği yer alır eskiden beri.

03:15: 1719’da Avusturyalılar Şark Kumpanyası’nı kurdular. Trieste Limanı Akdeniz trafiğine açıldı. 1727’de bizlerle birlikte bir seyrü sefahin antlaşması yani serbest deniz ticareti antlaşması yapıldı. Bu o zamanlar resmi bir politika olan korsanlıktan onların mahsun kalmalarını sağlıyordu. Kuzey Afrika’nın Cezayir Tunus Beyliklerinin bu gibi faaliyetlerinden onları koruyordu. Dolayısıyla Avusturya’nın ticari önemi arttı. Mamafi 18. yy’da Rusya ile ittifak Avusturya‘ya kazançlar getirecek gibi gözükürken kayıplar sağlamıştır çünkü 1737’de feci halde Tuna’nın ötesine atıldılar ve 1739 Antlaşması ile Belgrad tekrar Türklerin oldu.

Asrın sonunda ise II. Josef Kraliçe II. Katerina’nın 1774’deki Kaynarca Antlaşması’nda elde ettiklerine kapılarak bir ittifaka girdi ve Türkiye ile savaşa başladı. Oysa generallerinin artık aynı derecede olmadığı ve ordunun kendisini yenilemeye muaffak olan Osmanlı savaş gücü karşısında başarı kazanamadığı anlaşıldı. Tuna ötesine atıldı Avusturya Orduları, bugünkü Sırbistan’a girmeleri söz konusu olmadı. Nitekim 1788’de mahir mareşal olan Koca Yusuf Paşa ve hepimizin bildiği Cezayirli Hasan Paşa bu cephelerde Avusturya‘ya karşı önemli zaferler kazandılar.

Cezayirli Hasan Paşa (1713-1790): III. Selim saltanatında 1 yıl 3 ay sadrazamlık yapan bir Osmanlı devlet adamı ve askeri. Bir aslan ile birlikte donanması ile meşhur oldu.

Artık anlaşılmıştır ki, Avusturya askeri bakımdan kendini yenilemeyi bilen Osmanlı İmparatorluğu ile baş edemeyecektir. Bunun arkasından Ağustos 1791’de Ziştovi Antlaşması’nı yaptılar. Rusya bilahere yaş antlaşmasına müracaat edecektir. Demek ki artık Avusturya ile yeni bir döneme giriliyor. Bu bir sulh dönemidir. Hatta sonunda I. Cihan Harbi döneminde zoraki bir ittifakla devam edip bitecektir ama demek değildir ki bu iki asrın içinde Avusturya ile hadisesiz gerilimsiz bir dönem yaşandı.

Ziştovi Antlaşması (1791): 4 Ağustos 1791 tarihinde Avusturya Devletiyle Osmanlı Devleti arasında imzalanan antlaşma sayesinde (2.5 asır süren) Osmanlı-Avusturya savaşları sona erdi.

Son veliaht Otto von Habsburg, 20 sene AB Parlamentosu’nda Avusturya’yı temsil etmiş ve burada gerçek anlamda Türk taraftarı bir politikacı olarak en öne çıkmış kişidir (Kaynak).

06:02: 1848’de bütün Avrupa’yı ihtilaller sardı ve bunlar sosyalist mahiyetli ihtilallerdi. Yani bir restorasyon devri yaşanmıştı 1815 Viyana Kongresi‘nden sonra. En başta Avusturya Başbakanı Metternich bu restorasyonu sağlamıştı ve Prens Metternich Avusturya’nın -artık Avusturya diyoruz- Osmanlı İmpratorluğu ve Osmanlı Devlet adamları için çok hayırhah bir dostuydu. Kendisi aslında gerici diye damgalanıyor, muhafazakar diye ama bu imparatorluğun zirayi politikası ulaştırma polikitası demiryol sisteminde yaptığı yenilikler dikkate değerdir. Avusturya Bankacılığı aslında onun zamanında reform yapmıştır ve devlet hayatında ve teşkilatlanmada bunu görmek mümkündür.

Çok ilginçtir ki, Metternich tutarlı bir devlet adamı olarak Osmanlı İmpratorluğu’nun yaşamasının gerektiğine inanıyordu. Bu gereklilik her şeyden evvel kendisi için lazımdı yani eğer Yunanlılar ayaklanır, eğer Slavlar Osmanlı İmpratorluğu’ndan koparlarsa Avusturya’nın da yaşama şansı olmayacaktı. O yüzden İngiltere ve Fransa’nın hele manasız bir politika güden Rusya’nın aksine Yunan ayaklanamasına sempati ve destek göstermedi. Uzun yönetimi polisle ve despotizimle aynileştirildi. Özellikle bu imparatorluktaki sıkıntıların Metternich’e artık tahammülü kalmamıştı. 1848’de insanlar Prag’ta, Budapeşte’de, Macaristan’da ayaklandılar. Macaristan bağımsızlığını ilan etti, bir cumhuriyet oldu ve onları destekleyenler Polonyalı General Bemin başkanlığındaki Polonyalılardı.

Prens Metternich (1773-1859): 1809’da Avusturya Başbakanı ve yeni kurulan Germen konfederasyonu’nun başkanı oldu. Viyana Kongresi’nde büyük rol oynayan Metternich kongrenin başbakanlık görevini yürüttü. Fransız İhtilali ile etkinlikleri artan Milliyetçilik, Hürriyetçilik ve Cumhuriyetçilik akımlarına karşı geldi ve Kutsal İttifak’ı meydana getirdi. Yenildiler, çünkü Avusturya ve Rusya birlikte bastırdı bu hareketi ve yenilenler Osmanlı İmpartorluğu’na sığındılar. O sığınma sayesindedir ki, Osmanlı Tanzimat’ı önemli adamlar kazandı. Bir dizi Polonyalı ve Macar subay, Macar Süleyman Paşa gibi yahut Kont Borjeski Albay, Mustafa Celaleddin Paşa oldu. Karadağ Muharebesi’nde şehit düştü Tuğgeneral olarak. Nazım Hikmet’in büyük dedesidir. Sokosieyski Sefer Paşa veya Kazak Alaylarını kurarak Krım Savaşı’nda büyük yararlılık gösteren Kont Çaykovski Sadık Rıfat Paşa bunların arasında gelir.

Ayaklanan Viyana 1848’de sokaklarda slavca marşlar söylüyordu çünkü Viyana nüfusunun çok önemli bir kesimi Çekya’dan göçen işçilerden oluşuyordu. Parlamentarizm istiyorlardı, kuruldu. Burada değil ama. Herrengasse denen ayrı bir sokakta ve şüphesiz ki iki meclis teşekkür etti. İngiltere takliden. 1) Herrenhaus, Lordlar Kamerası, 2) Reichstag, meclis. Bu mecliste ilk anda Almanca’nın yanında Çekçe, Hırvatça, Macarca gibi ayrı dillerde resmi olmayan dillerde nutuklar atan mebuslar görüldü. Parlamento toplanmayı bilmiyordu. Yani 1877’de toplanan ilk Osmanlı Meclisi mebusanındaki tartışma oturum düzen ve adabına burada rastlamak mümkün değildi. Çünkü öbürkünde Tanzimat’ın bürokrasisi Osmanlı taşrasının önde gelenleriyle bir uzlaşmaya girmiş ve meclis o şekilde açılabilmişti. Böyle bir uzlaşmanın olmadığı imparatorluktaki ilk zaaf ortaya çıkıyordu. Aşağı yukarı on küsür sene aynı binada toplanan meclis, 1884’te Theophil Hansen adlı ünlü mimarın bu eseriyle bir parlamentoya kavuştu.

Mimariyi görüyorsunuz, bütün dünyada başlayan bir akımdı, Neoklasizm deniyor buna. Ya Gotik eserler ya görüldüğü gibi eski Yunan Roma klasik eserleri taklit ediliyordu ve Avusturya Parlamentosu olduğundan daha büyük iddialara sahipti.

Neoklasizm: Neo-klasik anlayışı Fransız ihtilali ile çakışan bir ölçüde de Napolyon devrinin sanat anlayışına son verdi.

Athena Pallas’ın heykeli ile karşımıza çıkıyor yani Atina Demokrasisi’ni ve Tanrıça Atina’nın bilgeliğini kudretini temsil ediyor gibi. Westminster’da böyle heykeller yok. İngiltere dünyanın en eski demokrasisi ve doğal bir demokrasi. Bu gibi gösteriş bu gibi motiflere lüzum yok onun için de yaşayabiliyor. Her hâlükârda bu parlamento çok önemlidir. Yaşamaya çalışan bir kozmopolit imparatorluk. Bu imparatorluk niye dağılmadı? Çünkü dağılsa da huzur gelmeyecekti. Macarlar belki bağımsızlıklarını alsalardı içlerindeki Slavlarla çatışmak zorunda kalacaklardı. Slavlar, Güney Slavları bağımsızlıklarını alsalar bugün olduğu gibi birbirleriyle çatışacaklardı. Polonyalılların Macarlarla, Çeklerin Ukraynalılarla, berikilerin Almanlarla bir bağlantısı yoktu. Bu imparatorlukta etnik coğrafyanın ötesinde bir de çok kuvvetli Antisemitizm (Yahudi düşmanlığı) vardı ve Avusturya İmparatorluğunun topraklarında Yahudiler gerçekten çok kalabalık, çok problemli bir nüfus olarak yaşıyordu.

12:50: Viyana‘nın Belediye Reisi Karl Lueger, -ne üstüne vazife- Budapeşte’ye ‘Judapes = Yahudi vebası’ adını veriyor. Herhalde şehirdeki 400.000 Yahudi nüfus onu belki de Viyana‘dakiler kadar rahatsız ediyordu. Bu eğilim içerisinde bu imparatorluk birinci harbe girdi ve harbin sonunda dağıldı ve ondan sonra ikinci harbin arifesinde bilinen yollara girdi. Peki Türkiye İmparatorluğu ve Avusturya’nın ilişkileri neydi?

1791 Ziştovi Antlaşması’ndan beri Ağustos 1791’den beri Avusturya -Alman İmparatorluğu henüz- çıkan Fransız İhtilali’nden haklı olarak çekindi. İç reformları tamamlamak lazımdı. İmparator II. Josef başlamıştı, o yıl öldü. Ardından Mareşal Lowdon öldü ve Avusturya Ordusu Osmanlılar karşısında zaten yer yer gerileye başladı. Bu antlaşmayla iç reformlara devam imkanı çıktı. Yeni gelen İmparator Leopold buna devam edebildi. İmparator Leopold’ün bu reformları yapabilmesi için sulh gerekiyordu. Bir daha da Avusturya İmparatorluğu ve Avusturya İmparatorluğu arasında savaş çıkmadı. Çıkmadı ama gerilim demek yok değil.

Kırım Savaşı sırasında bir ara Ruslarla müttefik olmaları söz konusuydu, Allah’tan Franz Joseph’in çok akıllı dış politika uzmanları en başta Başbakan Franz Schwarzenberg bu gibi bir yaklaşmayı engelledi. Şunu da söylemek lazım: Eski Çağ uzmanlarının çok ünlülerinden olan ve İstanbul’daki sefir Baron … von Osten bu arada çevirdiği diplomatik manevralarla Avusturya’nın tarafsızlığına hizmet etmiş sayılıyor. O yüzden devlet kendisini, bu eski çağ uzmanını, 53 parça eski grekoromen altın sikkeyle mükâfatlandırdı.

İlber Ortaylı ile Avusturya tarihi – 4. video

Tabiki 1877 Rus Savaşı çok hazin bir sonuçla bitti ve Berlin Kongresi’nde Avusturya Bosna-Hersek’i işgal hakkını elde etti. Macar ayaklanmasının önderi olan Baron Jula Andraschi, ki kendisi Macaristan ve Avusturya’nın çifte monarşi halinde Habsburg hükümdarının idaresinde birleşmesini kabul etmiş, hizmet etmiştir. 1848/49 yılındaki Macar ayaklanması ve Koschit Noioşın Macaristan Cumhuriyetini gerçekleştirmesi kısa süren mutlu bir olaydı ve Macaristan gene Avusturya’nın eline kaldı ama Macar milli direnişi bitmedi ve özellikle 1866’da Königgrätz’de Avusturyalıların Prusya karşısında yenilmesi imparatorluğun önemli maden yataklarının Prusya’ya geçmesi ve bu umumi izlihlalin halkta yarattığı tepki ve ümitsizlik Macaristan’da bilhassa azınlık milliyetçiliğinin bütün imparatorlukta kuvvetlenmesine neden oldu.

İtalya zaten Fransa’nın desteğiyle bugünkü kuzey İtalya toprakları Avusturya‘nın elinden çıkmıştı. Şimdi Macaristan’ın bu şekilde elden çıkması veya uzun bir harbin yeniden başlamasındansa akıllı bir politika güdüldü. French… modeli dediğimiz bir Macar önerisi olan bir anayasal sistemle çifte monarşi ortaya çıktı. Bu bizim için önemli bir bilgidir çünkü 19. yy’da ister Bulgar ayaklanmasına bakalım, isterseniz başka türlü milliyetçi programlara hepsi Osmanlı İmparatorluğu içerisinde federatif sistemi öngörüyorlar. Yani Avusturya-Macar modeli onlara bir örnek teşkil etmiştir. Şunun üzerinde durmak lazım, Kont Andraschi Avusturya’nın değil, Macaristan’ın başbakanı oldu. Yani ikisi ayrı devlet fakat bir müddet sonra bu gayretli milliyetçinin macarlıktan çok imparatorluğa yatkın olduğu görüldü ve kendisi 1880 yıllarının başında bütün imparatorluğun dışişleri bakanı tayine edildi çünkü bu imparatorlukta dışişleri, maliye ve savunma aynı bakanlığa tabidir.

Andraschi’nin ilk işi Osmanlı’nın Balkan topraklarına göz dikmek oldu çünkü Almanya ile olan karşılık nefreti kaldırmayı gerekli gördü. Avusturyalı Almanlar Almanya’dan nefret ediyorlar Prusya’dan ama Andraschi Macar, o Almanlara daha meyal ve Almanya ile Avusturya‘nın bir arada olmasını istiyor. O zaman Alman nefreti kalkınca Balkanlara yönelmek lazım ve bu gibi politikalar çok aktif. Azınlıkların Slav ayaklanmaları teşvik ediyor adeta ve bildiğimiz ünlü Andraschi notasını verdi. Balkan topraklarındaki Slav komitolere (cemaatlara) otonomi vadediyordu bu.

Tam Osmanlı Rus savaşının arifesinde Bosna ve Bulgaristan’daki ayaklanmalarda bu dışarıdan gelen bir destektir ve şüphesiz ki Berlin kongresinden sonra Andraschi’nin Andraschiliği de kendini gösterdi. Bosna-Hersek Avusturya işgaline verildi ama bu toprakta ne Avusturya’nın ne de Macaristan’ın hakimiyeti vardı. İmpratorluk ve krallık toprağı gibi idi ve iki taraftan gelen memurlar birbirleriyle geçinemiyorlardı ve Bosna’yı yöneten Macar asıllı Vali Kolo… de Bosna Müslümanlarını daha çok tutar bir tavırdaydı. Demek ki 40 yıl sürecek Bosna’nın idaresi Avusturya için bir sonun başlangıcını daha hazırlıyordu. Bugünkü yani geçmişteki Yugoslavya’nın en önemli parçası bütün tarihi problemleriyle Avusturya‘nın elindeydi. I. Cihan Harbi’ni patlatacak kıvılcım, cephaneliği patlatacak kıvılcım veya hepimizin bildiği yangın burada çıktı.

Peki bu parlamentonun rolü ne? Parlamento imparatorluğun artık yaşayamayacağını gösterdi. Konstitusyonalizmin (anayasacılığın) çözülmemiş etnik problemler üzerinde sorunları çözmek değil, daha fazla alevlendirip yıkımı getireceğini gösterdi. Bina çok hoş, en son 1938’de Mart başlarında son Avusturya başbakanı Engelbert Dollfuss’un Almanya’ya karşı attığı bağımsızlık nutkuyla ve sokağa çıkınca kendisini alkışlayan az sayıdaki Avusturyalılarla bir yerde tarihi ömrünü tamamladı. 12 Mart’ta Avusturya ilhak edildi biliyorsunuz ve harpten sonrada 1955’te büyük devletlerin ortak antlaşmasıyla, devlet antlaşmasıyla Avusturya Cumhuriyeti’nin bağımsız noytral statüsü ortaya çıktı ve bu cumhuriyet ilan edildi. Bugün Avusturya’nın yani meclis ve senatosunun toplandığı binadır.

Birinci Dünya Savaşı’na girildiği zaman ortaya çıkan netice şuydu: Harp eden devletlerin içerisinde Avusturya harbin sebebiydi çünkü Veliaht Franz Ferdinand Saraybosna’da bir Sırplı milliyetçi terörist tarafından vurulmuştur. Bu olayın soruşturulmasında Avusturya Sırbistan’a güvenmiyor, müdahale ediyor. Vay Sırbistan’ın bağımsızlığına müdahale ediyorsun diye Rusya onun ağabeyi olarak Rusya Avusturya ile kapışıyor. Siz öyle yaparsanız Avusturya’nın yanında zaten ittifak halindeler Almanya bu tarafya giriyor ve Türk imparatorluğu, Osmanlı İmpratorluğu savaşa ancak birkaç ay sonra giriyor.

Bu tabii çok büyük bir hata çünkü ilk başta Tannenberg’te Almanların kazandığı zafer birçok insanı büyüledi ama Rusya bir kere donanımı kötü bir orduydu, üç asker bir tüfekle savaşa girmişti. Komuta kadrosu geçmiş asırlarla mukayese edilmeyecek düzeydeydi ve bu savaştan galip çıkan Rusya ile ilk anda büyük zafer kazanan Almanya kuvvetlerini Fransız cephesine yığdığı halde orada durakladı ve raporlar ortadadır, Almanya’nın o kadar hayran olunacak bir müttefik olmadığı görülüyor. İsmet Bey o zaman verdiği bir rapor var Genelkurmay’a, kendi de kurmaydı zaten. Buna rağmen biz bu tarafta savaşa girdik ve tarihimiz boyunca savaştığımız ancak 1791’den beri savaşı kestiğimiz -ama işgal ettikleri Bosna-Hersek’i 1908’den sonra resmen ilhak ettiği için tekrar gerilime girdiğimiz, iktisadi boykot uyguladığımız Avusturya ile şimdi nedense müttefik olmak durumundaydık ve bu ittifak belki ilk anda kağıt üzerindeydi çünkü Avusturya’nın kurmaylarının küçük bir karargah dışında Türklere müzahil olduğu -mesela Suriye cephesinde falan söylenemez.

10:20: Vaka bazı subaylar bu engamda gelmişti. İlerinin ünlü tarihçisi o tarihte Polwitek mesela cezalandırılarak Şam’a sürülmüş, Türkçe’yi orada öğrenerek Türkoloji tetkiklerine başlamış. Çek asıllı Avusturya Ordusu subaylarından, yedek subaylardan Ruzny bu sayede Anadolu’yu merak edip, ileride Kültepe kazılarıyla Hititoloji yani Hitit yazılarını sökerek, Hititolo’yi kuranlardan sayılmış. Bunun gibi neticeler var ama genelde Avusturya‘ya destek için Galiçya’ya mücehhez bir kolordu göndermek gibi bir hata dışında bu ittifakın bir yararı olmamıştır Osmanlı İmpratorluğu’na. Bununla beraber şunu söylemek gerekir ki, Avusturyalı diplomatlar ve kurmaylar her zaman için Almanlardan daha yakından daha doğru olarak tanımışlardır Türkiye’yi. Diplomatların raporlarından bu anlaşılabilmektedir.

11:40: Birinci Cihan Harbi bu imparatorluk için feci neticeler doğurdu; cephe gerisi açlığı yokluğu tanıdı. Savaşan ordunun askeri üretimi yerindeydi, silah bakımından bir sıkıntı yoktu ama orduda maalesef müthiş etnik bölünmeler söz konusuydu subay kadroları içerisinde ve her gün cepheden bir birlik, mesela Çek birliği karşı tarafa geçiyor düşman tarafına ve maalesef Avusturya’nın müttefikleri bu yüzden çok sıkıntı çektiler, başta Almanya olmak üzere. Son imparator ve Macar Kralı Karl ve karısı İtalyan prensesi olan Zita, 1916’da Franz Joseph’in ölümü üzerine veliaht tayin edilmişti. Franz Ferdinand Saraybosna’da öldürülünce, tahta geçti.

Prenses Zita (1892-1989): Avusturya İmpratoru Karl I ile evlenen Prenses Zita, Avusturya, Bohemya ve Macaristan’ın son impratoriçesiydi. Birinci Cihan Harbi’nin sonunda Habsburg hanedanının tahttan indirilmesi üzerine Karl I. ve Zita İsviçre’de sürgün hayatı yaşadı. Zita ve eşi Karl Schloss Laxenburg’ta yaşıyorlardı.

Yeni imparatorun ilk işi, bu aynı zamanda da Türkiye’yi ziyaret eden ilk Avusturya impratorudur. Çok ilginçtir bir noktadır bu çünkü daha evvel Avusturya İmparatorluk Hanedanı mensupları bize hukuken bağlı Mısır’a gitmişlerdi, Türkiye’yi ziyaret eden arşidükler vardı ama İmparator gelmemişti, Franz Joseph. Karl geldi ve Karl’ın ilk işi Avusturya’nın ittifaktan ayrılıp karşı tarafla müstaki bir antlaşma yapması için gayret etmek oldu. Bu tabii Almanların büyük tepkisi ve baskısıyla karşılaşmış ve bertaraf edilmiştir. Galiba son artık belliydi.

1918’de bu sokağın sonunda savaştan çekilen mütareke imzalayan Avusturya-Macaristan’ın, ki artık fiilen de ayrılmışlardı. Macaristan’da da ayrı bir cumhuriyet ilan edilmişti, karışıklık vardı. Bir ara ‘Beylakun’ hakim oldu, Macar Sovyeti’ni kurdu. Üstünden Amiral Horti, donanması yoktu artık, kendini kral ilan etti, kral da yoktu ama 20.000 jandarma ile komünist Sovyet’i bertaraf ederek Macaristan’ı apostolik bir krallık olarak yeniden ilan etti ama Avusturya İmparatoru ve Macar Kralı olan Karl oraya gittiği zaman sokmadı kapıdan içeri, sizin burada yeriniz yok dedi ve şu sokağın sonunda da Avusturya Cumhuriyeti’ni ilan ettiler.

Avusturya tarihi ile ilgili Viyana müzeleri

Haus der Geschichte Österreichs: 10 Kasım 2018’den itibaren tekrar kapılarını ziyaretçilerine açacak

Viyana Askeri Tarih Müzesi

Viyana Şehir Müzesi

Viyana Sanat Tarihi Müzesi

Schönbrunn Sarayı

Hofburg Sarayı

Mobilya Deposu

Belvedere Sarayı

Kapuzinergruft

Kaiserhaus, Baden

Niederweiden Sarayı

Hofburg Sarayı, Innsbruck

Esterhazy Sarayı, Eisenstadt

Schloss Artstetten.

Diğer bağlantılar

Viyana şehrinin tarihi – Başlangıçtan 1848 devrimine kadar. Erişim tarihi: 25.05.18.

Viyana şehrinin tarihi – 1848’den günümüze. Erişim tarihi: 25.05.18.

Habsburg Hanedanı‘nın farklı dönemleri hakkında bilgiler bulabileceğiniz, Schönbrunn Sarayı Kültür ve İşletim Şirketi tarafından profesyonelce hazılanmış faydalı bir site.

ORF Shop: Österreich I. Avusturya Devlet Televizyonu ORF’in hazırladığı belgesel serisini DVD olarak satın alabilirsiniz.

Avusturya Marşı’nın Türkçesi

6 Yorum

  1. Erdem beyazid yildirim
  2. Erdem beyazid yildirim
  3. Erdem beyazid yildirim

Yorum Yap